21 Mayıs 2010 Cuma

Tesadüf..

Dedim ki, tesadüflere inanmıyorum. Söyler söylemez kendi cümleme yabancılaştım. TesadüfLER? Neden çoğul? Hemen çeşitlendirdim. Hayaletlere inanmıyorum. Evet çoğul. Demek ki bir şeye inanmadığımızda dilbilgisi kuralları gereği çoğalıyorlar. Tesadüfler.. evet.



Rastgele, şans eseri. Hayatta böyle şeyler olduğuna inanmıyorum. Bana göre akıl almayacak çapta bir düzenin minik parçalarıyız. Eskiden evde televizyon bozulduğunda babalar açıp içine bakardı. Tüplü TVler zamanı.. Bazen o televizyon kutusu açılıp tamir edilip kapandıktan sonra bir vida elimizde kalırdı. Nerenindi bu? İşte ben o vida gibiyim. Çok büyük bir düzenin ne işe yaradığı bilinmeyen küçük parçasıyım.


Dedim ki, tesadüflere inanmıyorum. Darwin’in evrim teorisi bile rastlantısal genetik değişime dayanıyor, ben bunu neye dayandığımı bile bilmeden reddediyorum. Eminim işime yarayacak bir konuda uzmanlaşsaydım Darwin’in rastlantısal evrim teorisini yerle bir edecek kanıtlarım olurdu. Ama olup olacağım bu, kucağımda bir yavru kediyle oturuyorum.


İnanç çok değişik bir hadise. Görmediğin şeyi bilmek gibi. Öyle birden karar veremiyorsun. Kolayca formüle edemiyorsun. Tesadüflere inanmıyorum evet, büyük bir düzenin çok önemsiz görünen ve ne işe yaradığını anlamadığım küçük bir parçası olduğuma inanıyorum, ve hayatıma giren her insanın, başımdan geçen her olayın mutlaka olması gereken bir şey olduğuna inanıyorum.


Sen kopkoyu bir kadercisin dedi bana. Hayır, doğrusu kopkoyu bir kaderci olduğumu hiç sanmıyorum. Herşeyin mutlaka olması gerektiği için ve mutlaka olması gerektiği zaman olduğuna inanıyorsam bana kaderci denebilir. Ama ben mutlaka olması gerekenlerin neden mutlaka olması gerektiğini sorguluyorum.


Başımdan geçen bir olayı düşünüp ben bunu neden yaşadım diye çok sordum. Kadere inanan kişi, çoğunlukla bir noktada ona isyan eder. Ama bence kader, elinde senin iplerini tutan kötü kalpli bir kukla oynatıcısı değildir. Kader varsa eğer, seni yerden yere vurma meraklısı değildir. Benim anladığım kader otobüsün belli duraklarda durmasıdır. Neden? İşte sürekli bunu anlamaya çalışıyorum.


Bazı şeyleri yaşamayı hiç istemezdim. Bazı insanları hiç tanımamış olmayı tercih ederdim. Bazılarını sahiden anlamakta çok zorlandım, bazılarını hiç anlayamadım. Hayatıma kattığı anlamı abarttıklarım oldu, yeterince önemsemediklerim, yanlış anladıklarım oldu. Ben her seferinde büyük bir televizyonun açılıp kapanmasından sonra elimde kalan parçalara bakıp bu ne işe yarıyordu diye sordum.


Dedim ki, ben açık renk bir kaderciyim. Ben, vidaları ve otobüs duraklarını anlamaya çalışan biriyim. Nedense bunu çok önemsiyorum. Sanki daha dikkatli bakarsam yolun beni neden buraya getirdiğini görebilirim gibi geliyor. Hatta yapmam gereken en önemli şeyin bu olduğunu sanıyorum. Yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu nereden bilebilirim? Olup olacağım bu işte, kucağımda yavru bir kediyle oturup sormayı sevdiğim sorular soruyorum.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Bence..

Bana dünyanın döndüğünü söylüyorlar.. Oysa ben bir dönme hissetmiyorum, inanılır gibi değil. Ne baş dönmesi, ne mide bulantısı, ne de kulaklarımda vınlama.. Bu nasıl mümkün olabilir? Eğer dünya ayaklarımın altından kayıp gitmiyorsa, bence bunun tek bir açıklaması var : ben de dünyayla aynı hızda dönüyorum. Hızla dönüyorum, hiç durmadan..

Güneşin doğuşunu ve batışını izliyorum. Oysa bana güneşin yerinde durduğunu söylüyorlar.  Bu nasıl mümkün olabilir? Bence bunun tek bir açıklaması var : her sabah doğan güneş değilse, benim. Her gün tam zamanında yeniden doğuyorum, hiç yorulmadan..

Tembel bir insanım ben. Yorulmayı sevmediğim için kendime tembel diyorum. Sabahları yataktan çıkmak istemiyorum. İşe gelmek zor geliyor, eve gitmek zor geliyor. Bazen beni bıraksalar günlerce uyusam, yataktan hiç çıkmadan yaşasam diyorum. Peki ben bu kadar tembelsem hiç durmadan dünyayla birlikte dönen, her sabah bir dakika bile geç kalmadan doğan kim?

Bazı kaçınılmaz şeyler var. İstemesen de zamanın içinde koşmak gibi. Bu dönme olmasaydı zaman yine de olur muydu? Güneşin ve bazı yıldızların milyarlarca yıl yaşında olduğunu söylüyorlar. Saçma değil mi? Onlar için zaman yok ki. An var. Duruyorlar. Ezelden beri ve sonsuza kadar şimdideler. Oysa benim birikmiş yapacak işlerim var. Sonra yapmak için biriktirdiklerim.. İstemesem de zamanın içinde koşmaya devam ediyorum, hiç durmadan..

Tıpkı dünyayla bir olup döndüğünü hissetmemesi gibi, her sabah yatağındayken farkında olmadan doğması gibi yaşlanıyor insan. Yaşlandığını hissetmiyorsun. Yıllar geçiyor, pastaların üzerindeki mumları üfleyerek söndürüyorsun ve diyorsun ki kendine, ben 20 yaşındayım, 30 yaşındayım, 40 yaşındayım.. Yaşlandığını hissetmemek nasıl mümkün olabilir? Bence bunun tek bir açıklaması var : ben her ne kadar zaman içinde koşmaya devam etsem de, benliğimin bir bölümü tıpkı milyon yıl yaşındaki yıldızlar gibi duruyor. Ezelden beri ve sonsuza kadar, şimdide kalıyor.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Çekirdek..

Klinikte korkunç bir karışıklığın içinde oturuyorum. Kedilerin az önce girdiği dolaptan çıkışları yıkıcı olmuş. Kartvizitlerimin durduğu kutuyu devirip kartları ortaya saçmışlar. Kimbilir hangisinin yaptığı minik kaka ezilip yere yapışmış. Klinik kokuyor ve ne kadar toplasam, ne kadar temizlesem düzenli ve pak tutmaya yetişemiyorum. Kediler varken olmuyor, ama onlar olmadan burayı düşünemiyorum da..


Klinik benim bugüne kadar öğrendiklerimle ayakta duruyor ama kediler bana her gün yeni bir şey öğretmeye devam ediyorlar. Bugünkü ders: biyoloji ve ilahiyat.


Geçtiğimiz yaz bana bir dişi yavru kedi bıraktılar. Biraz bakıp büyüyünce bırakacaktım ama o büyüdüğünde havalar soğudu, kedi alıştı ve daha sonra kısırlaştırmam gerekeceğini düşündüğüm için onu tuttum. Mart gelince benim ameliyat etmeme fırsat kalmadan dışarı kaçtı, çiftleştiğini tahmin ettim. Doğurmasına izin vermedim, ameliyat ettim. Yaklaşık 10 günlük yaşta 3 bebekle rahmini, yumurtalıklarını aldım.


Geçen hafta kliniğe 2 yavru kedi bıraktılar. Annelerinden yeni ayrılıp sokağa atılmış 1 aylık civarı iki erkek yavru. Hastaydılar, iyileştiler. Benim dişi kedi başta hiç sevmedi bu ikisini çünkü belli ki onları benim gözümle görmüyordu. Bana göre ne kadar şirin olursa olsunlar sürekli bağırıyor, mama kabının içine giriyor ve kum kabında debelenerek oynuyorlar, kirlenip kokuyorlardı. Zamanla onlara yaklaştığını, kokladığını, hatta bir-iki yaladığını gördüm ama çoğunlukla uzaktan takip ediyor ve bazen fareyle oynar gibi canlarını yakıyordu.


Bugün ise bir ara hepsi ortadan yok oldu. Baktım ki dişi kediyle birlikte iki yavru evrak dolabına girmişler. Yavruları koynuna almış, uyutmuş, onları temizlemiş, hatta memelerine süt gelmiş, oysa yavrular emecek çağdan büyük.


Demek ki neymiş, annelik nasıl bir doğuştan gelen içgüdü ise bunu ameliyat aletleri ve bir kaç parça iplik kullanarak bir canlıdan almak mümkün değilmiş. Biyoloji bildiğimizi sanıyoruz. Hormonları biliyoruz, üreme organlarını, gebeliği, doğumu biliyoruz. Bir de kliniğimde baktığım bir dişi kedi var. Hiç doğum yapmadı. Kısırlaştırdım. Ama Tanrı bence onu yaratırken annelik bilgisinin çekirdeğini ona vermiş. Bu bilgi için yumurtalıklarına ve rahmine ihtiyaç duymayacak bir yere koymuş bu çekirdeği ki, öksüz iki yavru kedi gördüğünde bu bilgiye ulaştı. O çekirdekten annelik filizi yeşerip çiçek açtı.


Bugün ben ilahiyat dersimi aldım. Bazı temel şeyler var hayatta kalmak için, belki kutsal ve kadim bilgiler, şifreler. Bunun erkek olmakla, dişi olmakla, insan olmakla, hayvan veya bitki olmakla alakası yok. Hepimizin içindeki bir çekirdekte belki de gereken bütün bilgiler var, çünkü belki de her şey ayrı bir şey değil, tek bir şey.