Neden bu kadar uzadığını önceleri pek önemsemedim.
Haklı nedenlerim vardı.
Zaten benim yerimde kim olsa kızardı.
Hatta başkaları benim yerime, benden bile çok kızdı.
Bunun böyle sürüp gitmesini başta pek önemsemedim. Bir kızgınlık ne kadar uzun sürebilir ki? Eninde sonunda geçer dedim, geçti de. Başlarda biraz acıya dönüştü her şey. Kızmak, özlemek, acı çekmek dalgalanıp durdu. Dalgalanmasına bile izin verdim. Bir sabah öfkeyle, bir sabah özlemle uyanmaya bıraktım kendimi. Bazen onu hatırlamak küçük mutluluklar bile verdi.. Hiç ayrılık acısı çekmedim mi? Çektim. Geçmedi mi? Geçti.
Ne kadar zaman geçti? Bir terslik olduğunu ne zaman anladım, farkında bile değilim. Sanki yakamda batan bir etiket vardı. Orada olduğunu unuttuğum bir şey vardı. Her şey tamamen normal görünürken, aşkla ilgili değil bir filme; reklama bile tahammülüm olmadığını fark ettim. Düpedüz sinirleniyordum. Duygulanmam gereken şarkılarda birden donup kalıyordum. Bir gün aniden, binlerce kez dinleyip asla beni etkilememiş bir şarkıda ağladım.
Ters giden bir şey vardı. Bu şey benim gururumu feci şekilde yaraladı. Kimseye aslında ne yaşadığımı söylemedim. Olup bitenleri hafifçe omzumu silkerek hiç mühim değilmiş gibi anlattım. Bir sürü “zaten”li cümleyle süsledim. “Zaten bu saatten sonra” en sevdiğim başlangıçtı. Bunu söylerken dudaklarımı hafifçe büzüyordum. Şahane oluyordu. Ama bir şeyler feci şekilde ters gidiyordu.
Daha çabuk geçsin diye ne sesini, ne de ismini duymak istemedim. Doğal, değil mi? Beni aramazsa daha kolay atlatırdım. Neden her telefonda önce sevindiğimi, sonra öfkelendiğimi, sonra da acı çektiğimi anlamaya çalışmadım. Sadece geçsin istedim. Onunla ilgili duyduğum her şeyin beni ilgilendirmesine tahammülüm kalmadı. Beni ilgilendirmesini istemedim. Bu şey bana yakamdaki etiket gibi batıyordu, söyleyemedim.
Günler geçti, haftalar, aylar geçti. Aramadı, aramadı, sonra birden aradı. “Tam da unuttum derken..” demeliyim, ama komik olmak istemiyorum. Kimi kandırıyoruz burada? Ne unuttum, ne de affettim. Çünkü özür dilemedi dedim, çok mantıklı değil mi? Özür dilemezse nasıl affedebilirim? Yalan..
Artık biliyorum. Gurur bir tarafa. Artık hiç kızgın değilim. Affetmek çok mu önemli? Özür diledi, affedebilirim. Ne kadar üzgün veya pişman olduğuyla hiç ilgilenmiyorum ki..
NE FARK EDER? Allah aşkına, üzüntsünün ve pişmanlığının her zerresini ölçebilecek bir derece olsaydı ve ben en şiddetli vicdan azabını hissettiğini kendi gözlerimle görebilseydim bile ne fark eder?
Öfkeli değilim, normal insanlar gibi konuşup gülüyorum, sorular sorup, cevaplar veriyorum, birilerine artık ne önemi var zaten tadında konuşup yine belli belirsiz omzumu silkiyorum ama yine de iş kalbimden çıkarmaya gelince yapamıyorum.
Kalbinden çıkarmak.. Kalbindeki yeri ister aşk olsun, ister kızgınlık, ister kırgınlık, ister düşmanlık.. Adı bu sabah ne olursa olsun, kalbinde yeri var değil mi?
Affettiğim an hepsi bitecek. Pişman olması hiç önemli değil. Çektiği vicdan azabıyla hiç ilgilenmiyorum. Bana yaşattığı şeyi anlamasıyla bile ilgilenmiyorum. Acı mı çeksin? Hayır çekmesin. Acısıyla da, mutluluğuyla da zerre kadar ilgilenmiyorum. Ben sadece kalbimdeki yeriyle ilgileniyorum. Sevmek, özlemek, kızmak, acı çekmek.. hepsi bitecek. Adı değişip duran o parça bana yakamdaki etiket gibi batıyor. Kesip atmak istiyorum. Affetmek istiyorum. Affetmelisin..
.
Burçin Çavdar
17 Haziran 2010 Perşembe
21 Mayıs 2010 Cuma
Tesadüf..
Dedim ki, tesadüflere inanmıyorum. Söyler söylemez kendi cümleme yabancılaştım. TesadüfLER? Neden çoğul? Hemen çeşitlendirdim. Hayaletlere inanmıyorum. Evet çoğul. Demek ki bir şeye inanmadığımızda dilbilgisi kuralları gereği çoğalıyorlar. Tesadüfler.. evet.
Rastgele, şans eseri. Hayatta böyle şeyler olduğuna inanmıyorum. Bana göre akıl almayacak çapta bir düzenin minik parçalarıyız. Eskiden evde televizyon bozulduğunda babalar açıp içine bakardı. Tüplü TVler zamanı.. Bazen o televizyon kutusu açılıp tamir edilip kapandıktan sonra bir vida elimizde kalırdı. Nerenindi bu? İşte ben o vida gibiyim. Çok büyük bir düzenin ne işe yaradığı bilinmeyen küçük parçasıyım.
Dedim ki, tesadüflere inanmıyorum. Darwin’in evrim teorisi bile rastlantısal genetik değişime dayanıyor, ben bunu neye dayandığımı bile bilmeden reddediyorum. Eminim işime yarayacak bir konuda uzmanlaşsaydım Darwin’in rastlantısal evrim teorisini yerle bir edecek kanıtlarım olurdu. Ama olup olacağım bu, kucağımda bir yavru kediyle oturuyorum.
İnanç çok değişik bir hadise. Görmediğin şeyi bilmek gibi. Öyle birden karar veremiyorsun. Kolayca formüle edemiyorsun. Tesadüflere inanmıyorum evet, büyük bir düzenin çok önemsiz görünen ve ne işe yaradığını anlamadığım küçük bir parçası olduğuma inanıyorum, ve hayatıma giren her insanın, başımdan geçen her olayın mutlaka olması gereken bir şey olduğuna inanıyorum.
Sen kopkoyu bir kadercisin dedi bana. Hayır, doğrusu kopkoyu bir kaderci olduğumu hiç sanmıyorum. Herşeyin mutlaka olması gerektiği için ve mutlaka olması gerektiği zaman olduğuna inanıyorsam bana kaderci denebilir. Ama ben mutlaka olması gerekenlerin neden mutlaka olması gerektiğini sorguluyorum.
Başımdan geçen bir olayı düşünüp ben bunu neden yaşadım diye çok sordum. Kadere inanan kişi, çoğunlukla bir noktada ona isyan eder. Ama bence kader, elinde senin iplerini tutan kötü kalpli bir kukla oynatıcısı değildir. Kader varsa eğer, seni yerden yere vurma meraklısı değildir. Benim anladığım kader otobüsün belli duraklarda durmasıdır. Neden? İşte sürekli bunu anlamaya çalışıyorum.
Bazı şeyleri yaşamayı hiç istemezdim. Bazı insanları hiç tanımamış olmayı tercih ederdim. Bazılarını sahiden anlamakta çok zorlandım, bazılarını hiç anlayamadım. Hayatıma kattığı anlamı abarttıklarım oldu, yeterince önemsemediklerim, yanlış anladıklarım oldu. Ben her seferinde büyük bir televizyonun açılıp kapanmasından sonra elimde kalan parçalara bakıp bu ne işe yarıyordu diye sordum.
Dedim ki, ben açık renk bir kaderciyim. Ben, vidaları ve otobüs duraklarını anlamaya çalışan biriyim. Nedense bunu çok önemsiyorum. Sanki daha dikkatli bakarsam yolun beni neden buraya getirdiğini görebilirim gibi geliyor. Hatta yapmam gereken en önemli şeyin bu olduğunu sanıyorum. Yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu nereden bilebilirim? Olup olacağım bu işte, kucağımda yavru bir kediyle oturup sormayı sevdiğim sorular soruyorum.
Rastgele, şans eseri. Hayatta böyle şeyler olduğuna inanmıyorum. Bana göre akıl almayacak çapta bir düzenin minik parçalarıyız. Eskiden evde televizyon bozulduğunda babalar açıp içine bakardı. Tüplü TVler zamanı.. Bazen o televizyon kutusu açılıp tamir edilip kapandıktan sonra bir vida elimizde kalırdı. Nerenindi bu? İşte ben o vida gibiyim. Çok büyük bir düzenin ne işe yaradığı bilinmeyen küçük parçasıyım.
Dedim ki, tesadüflere inanmıyorum. Darwin’in evrim teorisi bile rastlantısal genetik değişime dayanıyor, ben bunu neye dayandığımı bile bilmeden reddediyorum. Eminim işime yarayacak bir konuda uzmanlaşsaydım Darwin’in rastlantısal evrim teorisini yerle bir edecek kanıtlarım olurdu. Ama olup olacağım bu, kucağımda bir yavru kediyle oturuyorum.
İnanç çok değişik bir hadise. Görmediğin şeyi bilmek gibi. Öyle birden karar veremiyorsun. Kolayca formüle edemiyorsun. Tesadüflere inanmıyorum evet, büyük bir düzenin çok önemsiz görünen ve ne işe yaradığını anlamadığım küçük bir parçası olduğuma inanıyorum, ve hayatıma giren her insanın, başımdan geçen her olayın mutlaka olması gereken bir şey olduğuna inanıyorum.
Sen kopkoyu bir kadercisin dedi bana. Hayır, doğrusu kopkoyu bir kaderci olduğumu hiç sanmıyorum. Herşeyin mutlaka olması gerektiği için ve mutlaka olması gerektiği zaman olduğuna inanıyorsam bana kaderci denebilir. Ama ben mutlaka olması gerekenlerin neden mutlaka olması gerektiğini sorguluyorum.
Başımdan geçen bir olayı düşünüp ben bunu neden yaşadım diye çok sordum. Kadere inanan kişi, çoğunlukla bir noktada ona isyan eder. Ama bence kader, elinde senin iplerini tutan kötü kalpli bir kukla oynatıcısı değildir. Kader varsa eğer, seni yerden yere vurma meraklısı değildir. Benim anladığım kader otobüsün belli duraklarda durmasıdır. Neden? İşte sürekli bunu anlamaya çalışıyorum.
Bazı şeyleri yaşamayı hiç istemezdim. Bazı insanları hiç tanımamış olmayı tercih ederdim. Bazılarını sahiden anlamakta çok zorlandım, bazılarını hiç anlayamadım. Hayatıma kattığı anlamı abarttıklarım oldu, yeterince önemsemediklerim, yanlış anladıklarım oldu. Ben her seferinde büyük bir televizyonun açılıp kapanmasından sonra elimde kalan parçalara bakıp bu ne işe yarıyordu diye sordum.
Dedim ki, ben açık renk bir kaderciyim. Ben, vidaları ve otobüs duraklarını anlamaya çalışan biriyim. Nedense bunu çok önemsiyorum. Sanki daha dikkatli bakarsam yolun beni neden buraya getirdiğini görebilirim gibi geliyor. Hatta yapmam gereken en önemli şeyin bu olduğunu sanıyorum. Yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu nereden bilebilirim? Olup olacağım bu işte, kucağımda yavru bir kediyle oturup sormayı sevdiğim sorular soruyorum.
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Bence..
Bana dünyanın döndüğünü söylüyorlar.. Oysa ben bir dönme hissetmiyorum, inanılır gibi değil. Ne baş dönmesi, ne mide bulantısı, ne de kulaklarımda vınlama.. Bu nasıl mümkün olabilir? Eğer dünya ayaklarımın altından kayıp gitmiyorsa, bence bunun tek bir açıklaması var : ben de dünyayla aynı hızda dönüyorum. Hızla dönüyorum, hiç durmadan..
Güneşin doğuşunu ve batışını izliyorum. Oysa bana güneşin yerinde durduğunu söylüyorlar. Bu nasıl mümkün olabilir? Bence bunun tek bir açıklaması var : her sabah doğan güneş değilse, benim. Her gün tam zamanında yeniden doğuyorum, hiç yorulmadan..
Bazı kaçınılmaz şeyler var. İstemesen de zamanın içinde koşmak gibi. Bu dönme olmasaydı zaman yine de olur muydu? Güneşin ve bazı yıldızların milyarlarca yıl yaşında olduğunu söylüyorlar. Saçma değil mi? Onlar için zaman yok ki. An var. Duruyorlar. Ezelden beri ve sonsuza kadar şimdideler. Oysa benim birikmiş yapacak işlerim var. Sonra yapmak için biriktirdiklerim.. İstemesem de zamanın içinde koşmaya devam ediyorum, hiç durmadan..
Tıpkı dünyayla bir olup döndüğünü hissetmemesi gibi, her sabah yatağındayken farkında olmadan doğması gibi yaşlanıyor insan. Yaşlandığını hissetmiyorsun. Yıllar geçiyor, pastaların üzerindeki mumları üfleyerek söndürüyorsun ve diyorsun ki kendine, ben 20 yaşındayım, 30 yaşındayım, 40 yaşındayım.. Yaşlandığını hissetmemek nasıl mümkün olabilir? Bence bunun tek bir açıklaması var : ben her ne kadar zaman içinde koşmaya devam etsem de, benliğimin bir bölümü tıpkı milyon yıl yaşındaki yıldızlar gibi duruyor. Ezelden beri ve sonsuza kadar, şimdide kalıyor.
Güneşin doğuşunu ve batışını izliyorum. Oysa bana güneşin yerinde durduğunu söylüyorlar. Bu nasıl mümkün olabilir? Bence bunun tek bir açıklaması var : her sabah doğan güneş değilse, benim. Her gün tam zamanında yeniden doğuyorum, hiç yorulmadan..
Tembel bir insanım ben. Yorulmayı sevmediğim için kendime tembel diyorum. Sabahları yataktan çıkmak istemiyorum. İşe gelmek zor geliyor, eve gitmek zor geliyor. Bazen beni bıraksalar günlerce uyusam, yataktan hiç çıkmadan yaşasam diyorum. Peki ben bu kadar tembelsem hiç durmadan dünyayla birlikte dönen, her sabah bir dakika bile geç kalmadan doğan kim?
Tıpkı dünyayla bir olup döndüğünü hissetmemesi gibi, her sabah yatağındayken farkında olmadan doğması gibi yaşlanıyor insan. Yaşlandığını hissetmiyorsun. Yıllar geçiyor, pastaların üzerindeki mumları üfleyerek söndürüyorsun ve diyorsun ki kendine, ben 20 yaşındayım, 30 yaşındayım, 40 yaşındayım.. Yaşlandığını hissetmemek nasıl mümkün olabilir? Bence bunun tek bir açıklaması var : ben her ne kadar zaman içinde koşmaya devam etsem de, benliğimin bir bölümü tıpkı milyon yıl yaşındaki yıldızlar gibi duruyor. Ezelden beri ve sonsuza kadar, şimdide kalıyor.
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Çekirdek..
Klinikte korkunç bir karışıklığın içinde oturuyorum. Kedilerin az önce girdiği dolaptan çıkışları yıkıcı olmuş. Kartvizitlerimin durduğu kutuyu devirip kartları ortaya saçmışlar. Kimbilir hangisinin yaptığı minik kaka ezilip yere yapışmış. Klinik kokuyor ve ne kadar toplasam, ne kadar temizlesem düzenli ve pak tutmaya yetişemiyorum. Kediler varken olmuyor, ama onlar olmadan burayı düşünemiyorum da.. Klinik benim bugüne kadar öğrendiklerimle ayakta duruyor ama kediler bana her gün yeni bir şey öğretmeye devam ediyorlar. Bugünkü ders: biyoloji ve ilahiyat.
Geçtiğimiz yaz bana bir dişi yavru kedi bıraktılar. Biraz bakıp büyüyünce bırakacaktım ama o büyüdüğünde havalar soğudu, kedi alıştı ve daha sonra kısırlaştırmam gerekeceğini düşündüğüm için onu tuttum. Mart gelince benim ameliyat etmeme fırsat kalmadan dışarı kaçtı, çiftleştiğini tahmin ettim. Doğurmasına izin vermedim, ameliyat ettim. Yaklaşık 10 günlük yaşta 3 bebekle rahmini, yumurtalıklarını aldım.
Geçen hafta kliniğe 2 yavru kedi bıraktılar. Annelerinden yeni ayrılıp sokağa atılmış 1 aylık civarı iki erkek yavru. Hastaydılar, iyileştiler. Benim dişi kedi başta hiç sevmedi bu ikisini çünkü belli ki onları benim gözümle görmüyordu. Bana göre ne kadar şirin olursa olsunlar sürekli bağırıyor, mama kabının içine giriyor ve kum kabında debelenerek oynuyorlar, kirlenip kokuyorlardı. Zamanla onlara yaklaştığını, kokladığını, hatta bir-iki yaladığını gördüm ama çoğunlukla uzaktan takip ediyor ve bazen fareyle oynar gibi canlarını yakıyordu.
Bugün ise bir ara hepsi ortadan yok oldu. Baktım ki dişi kediyle birlikte iki yavru evrak dolabına girmişler. Yavruları koynuna almış, uyutmuş, onları temizlemiş, hatta memelerine süt gelmiş, oysa yavrular emecek çağdan büyük.
Demek ki neymiş, annelik nasıl bir doğuştan gelen içgüdü ise bunu ameliyat aletleri ve bir kaç parça iplik kullanarak bir canlıdan almak mümkün değilmiş. Biyoloji bildiğimizi sanıyoruz. Hormonları biliyoruz, üreme organlarını, gebeliği, doğumu biliyoruz. Bir de kliniğimde baktığım bir dişi kedi var. Hiç doğum yapmadı. Kısırlaştırdım. Ama Tanrı bence onu yaratırken annelik bilgisinin çekirdeğini ona vermiş. Bu bilgi için yumurtalıklarına ve rahmine ihtiyaç duymayacak bir yere koymuş bu çekirdeği ki, öksüz iki yavru kedi gördüğünde bu bilgiye ulaştı. O çekirdekten annelik filizi yeşerip çiçek açtı.
Bugün ben ilahiyat dersimi aldım. Bazı temel şeyler var hayatta kalmak için, belki kutsal ve kadim bilgiler, şifreler. Bunun erkek olmakla, dişi olmakla, insan olmakla, hayvan veya bitki olmakla alakası yok. Hepimizin içindeki bir çekirdekte belki de gereken bütün bilgiler var, çünkü belki de her şey ayrı bir şey değil, tek bir şey.
30 Nisan 2010 Cuma
Ben..
Hayatta 3 çeşit özgürlük var: Aptallık, delilik ve cehalet.
Bunların yanında tek çeşit tutsaklık var: Ben.
Modern dilde ego diyoruz. Ego deyince benlik bilincinin sorumlusunu bir kavrama yüklemiş oluyoruz, sanki suçlusu biz değiliz..
İnsanın en sinsi düşmanı, en derin çukuru, en zifiri karanlığı Ben demek. Ben de çok derim, herkes der. Zamanında çok sormuştum. Nasıl biriyim ben? Sanki kendimi kaybetmiştim, bulmaya çalışıyordum. Uzun zaman bunu düşündüm. Kendimi başkalarına sordum. Sessiz birisin dediler, dürüstsün dediler, kimisi komiksin dedi, eğlencelisin, bazısı akıllısın dedi. Çok tekrarlananları aklımda tutup bir ben yaratmaya koyuldum. Ötekilerin gözüne görüneni hayal etmeye çalıştım. Ama herkes başkasında kendini görür sonuçta. Akıl seven akıllı görür, güzellik seven güzellik görür, dürüst olan doğruluk görür.
Bir süre sonra aklım karıştı. Beni sevenlere sormuştum. Sevmeyenlere sorma imkanım olsaydı, beni sevmeyenler de dürüst olsalardı ne işitirdim diye merak ettim. Beni akıllı bulan varsa aptal bulan da olmalıydı. Güzel bulan olduğuna göre çirkin bulan da vardı. Kimine göre güçlü, kimine göre zayıftım. Becerikli ve beceriksiz. Geveze ve sessiz.. Hayalimde yoğurduğum hamurdan heykel tekrar çamur kıvamına dönüştü. Göreceli olduğuma karar verdim. Başkalarından aldığım cevaplar çöpe gitti. Ve kendime sormaya başladım.
Bu kadar sorduğuma göre meraklı olmalıydım. Yalan söylemeyi sevmediğime göre dürüst olduğuma karar verdim. Kendimi beğeniyordum, o halde güzeldim de. Aradığım cevapları bulabildiğime göre yeterince akıllıydım. Yorulmayı sevmediğim için kendime tembel dedim. Bir şey sorulduğunda dönüp başkalarına bakma eğilimindeydim, demek ki kararsız ve güvensiz. Büyük suçlar işlemediğime göre masumdum. Biraz düşününce merhametli olduğuma inandım. Körü körüne birinin yanında durmam, o halde adil biriyim ben. Kendi kendime sorup yanıtladım. Kim olduğumu bulmam gerekiyordu.
Yanıtları toplayınca yine de tatmin olmadım. Şimdinin cevaplarıydı bunlar. Geçmişte yalan söylediğim oldu, hatta çaldığım da. Gelecekte büyük suçlar işlemeyeceğimi kim bilebilir? Şimdi aradığım cevapları bulabiliyorum ama yarın daha büyük sorular sorarsam ve cevapları bulamazsam? Haksızlık edebilirim, güzelliğimi kaybedebilirim, daha kararlı olabilirim, daha çok çalışabilirim. Bütün bunlar kafamı karıştırdı. Şimdide kalmayan bir ben olmalıydı. Zamandan bağımsız bir öz olmalıydı. Nedense o özün çok iyi olduğuna inandım. Buna o kadar çok inandım ki benlik duygusundan uzaklaştım.
Sonra anladım. Ben yoktu, sen yoktun, onlar yoktu. Her şeyin özü aynıydı. Zamandan bağımsız bir öz. Çekirdek gibi. Topraktaki tohum, filizlendiği zaman ağaç, meyve verdiği zaman o meyvenin göbeğinde çekirdek, çiçek açtığında tohum. Meyveyi, çiçeği, ağacı yan yana koyunca farklıydı, ama hepsi aslında çekirdekti. Yumurtanın aslında tavuk olması gibi. Havyarın aslında balık olması gibi. Her şey aslında çekirdekti ve her şey aslında yoktu. Tek bir şey vardı. İşte ben, kendimi böyle kaybettim.
Bunların yanında tek çeşit tutsaklık var: Ben.
Modern dilde ego diyoruz. Ego deyince benlik bilincinin sorumlusunu bir kavrama yüklemiş oluyoruz, sanki suçlusu biz değiliz..
İnsanın en sinsi düşmanı, en derin çukuru, en zifiri karanlığı Ben demek. Ben de çok derim, herkes der. Zamanında çok sormuştum. Nasıl biriyim ben? Sanki kendimi kaybetmiştim, bulmaya çalışıyordum. Uzun zaman bunu düşündüm. Kendimi başkalarına sordum. Sessiz birisin dediler, dürüstsün dediler, kimisi komiksin dedi, eğlencelisin, bazısı akıllısın dedi. Çok tekrarlananları aklımda tutup bir ben yaratmaya koyuldum. Ötekilerin gözüne görüneni hayal etmeye çalıştım. Ama herkes başkasında kendini görür sonuçta. Akıl seven akıllı görür, güzellik seven güzellik görür, dürüst olan doğruluk görür.
Bir süre sonra aklım karıştı. Beni sevenlere sormuştum. Sevmeyenlere sorma imkanım olsaydı, beni sevmeyenler de dürüst olsalardı ne işitirdim diye merak ettim. Beni akıllı bulan varsa aptal bulan da olmalıydı. Güzel bulan olduğuna göre çirkin bulan da vardı. Kimine göre güçlü, kimine göre zayıftım. Becerikli ve beceriksiz. Geveze ve sessiz.. Hayalimde yoğurduğum hamurdan heykel tekrar çamur kıvamına dönüştü. Göreceli olduğuma karar verdim. Başkalarından aldığım cevaplar çöpe gitti. Ve kendime sormaya başladım.
Bu kadar sorduğuma göre meraklı olmalıydım. Yalan söylemeyi sevmediğime göre dürüst olduğuma karar verdim. Kendimi beğeniyordum, o halde güzeldim de. Aradığım cevapları bulabildiğime göre yeterince akıllıydım. Yorulmayı sevmediğim için kendime tembel dedim. Bir şey sorulduğunda dönüp başkalarına bakma eğilimindeydim, demek ki kararsız ve güvensiz. Büyük suçlar işlemediğime göre masumdum. Biraz düşününce merhametli olduğuma inandım. Körü körüne birinin yanında durmam, o halde adil biriyim ben. Kendi kendime sorup yanıtladım. Kim olduğumu bulmam gerekiyordu.
Yanıtları toplayınca yine de tatmin olmadım. Şimdinin cevaplarıydı bunlar. Geçmişte yalan söylediğim oldu, hatta çaldığım da. Gelecekte büyük suçlar işlemeyeceğimi kim bilebilir? Şimdi aradığım cevapları bulabiliyorum ama yarın daha büyük sorular sorarsam ve cevapları bulamazsam? Haksızlık edebilirim, güzelliğimi kaybedebilirim, daha kararlı olabilirim, daha çok çalışabilirim. Bütün bunlar kafamı karıştırdı. Şimdide kalmayan bir ben olmalıydı. Zamandan bağımsız bir öz olmalıydı. Nedense o özün çok iyi olduğuna inandım. Buna o kadar çok inandım ki benlik duygusundan uzaklaştım.
Sonra anladım. Ben yoktu, sen yoktun, onlar yoktu. Her şeyin özü aynıydı. Zamandan bağımsız bir öz. Çekirdek gibi. Topraktaki tohum, filizlendiği zaman ağaç, meyve verdiği zaman o meyvenin göbeğinde çekirdek, çiçek açtığında tohum. Meyveyi, çiçeği, ağacı yan yana koyunca farklıydı, ama hepsi aslında çekirdekti. Yumurtanın aslında tavuk olması gibi. Havyarın aslında balık olması gibi. Her şey aslında çekirdekti ve her şey aslında yoktu. Tek bir şey vardı. İşte ben, kendimi böyle kaybettim.

Bugün kendimle ilgili hiç bir şey bilmiyorum. Farkında olduğum tek şey, aradığım ve hayal ettiğim. (Düşünüyorum, o halde varım.)
29 Nisan 2010 Perşembe
Neredeyim..
Kendimi bulamıyorum. Çok güvenli olduğunu sandığım küçücük bir odada yaşıyor, bahçelere, dağlara, ormanlara gidemiyorum. Şimdi ben geçmişimi didik didik ederek, yaraları kanatarak ve tedavi ederek gözümü tekrar uzaklara diktim. Bilmediğim yerleri özlüyorum. Bu çok tanıdık, çok güvenli ve sıkıcı yerden gitmek istiyorum. Burada kendimi çok akıllı, çok bilgili sanıyorum. Çünkü bilmediğin yerde hep aptalsın, hep cahilsin ve bunun özgürlüğü insana taze nefes gibi geliyor.
Şimdi ben yola çıkarken işime yarayacağını sandığım önceden sorulmuş soruları ve cevapları yanıma alıyorum boşuna.. Onlar gidilen yerlerin haritaları. Şimdi yeni sorularım olacak ve hep hayret edeceğim. Hiçbir şey bilmeyip hayal edeceğim. Merak edeceğim.
İçimdeki sonsuz coğrafyada yeni bir yer arıyorum. Tehlikeli, ıssız ve karanlık bir yer. Bir yanda sevgi baktığım her şeyi aydınlatıp güzelleştiriyor, içimden taşan bütün güzelliği eteklerime yayıyorum, parmaklarımın ucundan ve kirpiklerimden yeşermeye başlıyor etraf. Diğer yanda aşkın ateşi tatmin edilmeyen her arzudan beslenen bir orman yangını.. Her özlediğinde bir açlık çukuru oluşuyor. Her kıskandığında depremler oluyor, yaralandığında toprak kayıyor, felaketlerin sınırı yok gibi..
Dünyayı var eden ve yok eden her şey içimde olup bitiyor. Yapıyorum, yıkıyorum, yaptıklarımın ortasında ve yıkılanların altında aramaya devam ediyorum. Merak ediyorum. Hayal ediyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
